Kendi istemiyle, bir yumruk gibi dönüp dünyaya sırtını çevirdi.

Müslümanların gerçekten de İslamiyet'e layık olmak mecburiyetleri var...

Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: 'Dünyada neler gördünüz?' dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki...

Zinser gülümsedi '' Bir deneycinin bakış açısından kendimiz üzerindeki `gücümüz` anlaşılablir değildir ,çünkü`güç` sözçüğünü tanımlamak mümkün değildir.''

''Bu delice ,''dedi Charlie.

''Peki,'' dedi Zinser yakışıklı çoçuğa dönerek.''O zaman bana açıkla.''

''Güç...''Charlie önce notlarına ,sonra da Zinser'e baktı.''Güç bir fikirdir.''

''Kaynağı nedir bellek mi yoksa imgelem mi?''

''Bellek.Bedenimi hareket ettirdiğime dair olan anılarım.'' Göstermek için parmaklarını oynattı.

''Ama iradenin bedenini hareket ettirmekte kullandığı gücü bilmek mümkün değil.''

''Ne demek istediğinizi anlamıyorum.''

''Zihnin ve bedenin arasındaki bağlantı tam bir muamma.Düşün: Eğer sana görünmez bir ruhun nesneleri yerinden oynatabildiği başka bir durum anlatsaydım,bana deli derdin.Zihnin beden üzerindeki etkisi,sana zihnimle dağları yerinden oynatabileceğimi söylememden daha akıl dışı değil.''

''Ama zihin bedene bağlı.''

''Beyin bedene bağlı. Ama zihin öylemi?Bilinç öylemi? Bilim adamlarının bilincin ne olduğu,hatta nerede olduğu hakkında küçük bir fikirleri yok.Öyleyse bedenine nasıl bağlı oluyor? Bu bağlantıyı hissedebiliyor musun?''

''Yani...Edemiyorum.''

''O zaman olduğunuı nasıl bilebilirsin?''

''Çünkü bedenimi kontrol edebiliyorum!''diye bağırdı Charlie.

''Hayır edemezsin.''

''Ne demek, edemem?''

''Tüm organların üzerinde aynı derecede kontrole sahip değilsin.Miden,böbrekelrin,karaciğerin...Hepsi senin bilinçli zihninden tamamen bağımsız çalışır.''

''Böbreklerimi kontrol edemiyor olmam bedenimin geri kalanı üzerinde güç sahibi olmadığım anlamına gelmez.''

''Ama bu gücün nerede başlayıp nerede bittiğinin farkında değilsin.Gücü hissedemezsin.Sadece deneyimlerin arayıcılığıyla iradenin sınırlarını biliyorsun.Ve deneyimlerin her ne kadar sana parmağının sen istediğin zaman oynadığını öğretmiş olsa da, bu deneyimler parmağın ve zihninin birbirine nasıl bağlı olduğunu söylemiyor.''

''Ama parmağımı oynatmak istediğim zaman zihnim onu oynatıyor.''

''Hayır ,oynatmıyor.''

Charlie ellerini havaya kaldırarak,''O zaman oynatan nedir?'' diye sordu.

''Nöronların ürettiği elektiriksel dürtülerle idare edilen sinirler tarafından tetiklenen kaslar.Bilincin parmağını oynatmaya çalıştığın zaman neler olduğunun farkında bile değil. Zihnin parmağını oynatmak istiyor, ama onun yerine bir nöronu tetikliyor. Senin ne hissedebileceğin, ne de kavrayabileceğin ve asıl amaçladığından tümüyle farklı bir olay.''

Charlie soluğunu gürültüyle koyuverdi.Zinser aldırmadan devam etti, çünkü onun anlamanın eşiğinde olduğunu kavramıştı.

''Ateşlenen nöron parmağın oynayana kadar bir dizi kasıtsız olaya neden oluyor.Yani gördüğün gibi parmağını oynatacak bir 'gücün' bilincinde değilsin çünkü böyle bir gücün yok. sahip olduğun tek şey, bir takım elektronik darbeleri tetikleyecek bir güç. Bunlarda her ne kadar sonunda bir harekete yol açsalar da , senin anlayışının dışında çalışıyor.Onun için bir daha soruyorum: Bedenin üzerinde sahip olduğun gücü nasıl 'bilebilirsin'?''

Charlie'nin omuzları çöktü.'' sanırım bilemem''

''Bilemezsin. Hareket, deneyimlediğin bir şeydir, ama arkasındaki gücün bilinçli zihin tarafından bilinmesi olanaksızdır.''

Babamdan bahsederken, dersini hazırlamadığı için amcamdan azar işiten Cemil Efendi'nin de zikri geçmişti. Bu Cemil Hoca'mın ders arkadaşı, dedemden, amcamdan ve akranı olmakla beraber bilhassa babamdan fıkıh okuyan bir de İpekli Hacı Mehmed Efendi vardı. Cemil Hoca birkaç defa hacca gelmişti; görüşmüştük. Bir keresinde İpek Hoca da gelmiş, üçümüz Medine'de birleşmiştik. Hacdan sonra bir gün kahvaltı yapıyorduk. İpek Hoca dedi ki:
Bazı rüyalar vardır. Ömür boyu insana tesir eder. Benim de müstesna rüyalarım vardır. Bana daima mürşidlik etmişlerdir. Bu sene Mina'da, o rüyalardan birisini daha gördüm. Mina'da iknci gece idi. Bayramın ikinci akşamı... O gece rüyamda kıyamet kopmuş. Ayet ve hadislerde görüp okuduğumuz Mahşer Meydanı, bütün azametiyle, heybetiyle, celâl ve dehşetiyle tecelli etaıiş. Bin ayak, bir ayak üzerinde.... Çekilen sıkıntıya, ızdıraba, feryâd ü figâna pâyan yok. Tarif edilmez bir silonu içindeyim. Bütün insanlar da öyle. Tanıdığım kimse yok. İnsanlar yığılmış...

Ciheti malum olmayan bir yerden, bir ses geldi: "Ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa'nın havz-ı kevserine gidin!" Millet susuzluktan yanıyor... Bu nida gelince, o kalabalıktan bir grup kendiliğinden ayrıldı. Sanki gizli bir el onları seçiyor gibi... Diğerleri orta yerde, telâş, heyecan ve ızdırap içinde kaldı. Bunlar kendiliğinden bir kafile oldular. Muazzam bir kervan hâlinde yola çıkıldı.
Ufukta, engin bir deniz görünüyor. Bu denizin mavi gümüş rengindeki ufku, avizeler, kristal lâmbalar, yıldızlar yanıyor gibi pırıltılar saçıyor. Deniz, kristal gibi, billur gibi parlak şeffaf...

Meğer Peygamber-i Zîşân'ın havz-ı kevseri oymuş.

Ben de o kafilenin arasındayım. Fakat nasıl yanaşacağım, nasıl içeceğim telâşı içindeyim. Yaklaştım, baktım: Peygamber-i Zîşan, gelenlere taslarla su veriyor. Nasıl ulaştırıyor, bu kadar suyu, bütün insanlara! Bütün insanlar su içiyor. Melekler de yardım ediyorlar. Kalabalık içinde sıramı bekliyorum. Bana da sıra
gelecek... O sıra dedeniz geliverdi... Peygamber-i Zîşan, tası bıraktı, avucuyla verdi, dedenize suyu...

Uyandım. Uzun zaman kendime gelemedim. Uzun zaman kendime gelemedim...

İpek Hoca, ikinci bayram gecesi Mina'da gördüğü rüyayı, işte böyle anlatmıştı.
Rüyalar, hakikaten, insanın hayatına hedef ve istikamet verici müjdeler ve tesirler taşıyabiliyor.




Gönderilme Tarihi:


Yazar:
İlhan Berk

Kaynak:
Adlandırılmayan Yoktur (sayfa: 128)

Yorum:
Yeni Yorum Ekle | Devamını oku...

Henüz hiç değerlendirme yapılmamış






Gönderilme Tarihi:


Yazar:
Mehmet Akif Ersoy

Kaynak:
Safahat (sayfa: 64)

Yorum:
Yeni Yorum Ekle | Devamını oku...

Henüz hiç değerlendirme yapılmamış


Etiketler:

İçerik yayınları