Ali Şeriati

Ali Şeriati

Ali Şeriati’nin Yeşillenen Rolü

Karşılaştığım insanlar ve meraklılar 'Mir Hüseyin Musevi'ye nasıl bakmak gerekir? Nejad'dan farkı ne?' sorularını bıkmadan usanmadan soruyorlar. Musevi'yi anlamanın anahtarı aslında Ali Şeriati'de gizli. Anahtar Ali Şeriati. Devrimi anlamak için Ali Şeriati'yi anlamak gerekir. Varsa karşı devrimi ( bu adı kullanan ve benimseyenlere göre) anlamak için de yine anahtar Ali Şeraiti'dir. Esasında 11 Şubat 1979 İran Devrimi, kesinlikle bir bileşkeden ve fikirlerin ve eylemlerin izdivacından mürekkep.

Fransız Devrimi 200 yıldan beri tartışılıyor. Lehinde ve aleyhinde yorumlar hiç dinmiyor. İran devrimi de zamana yayıldıkça tartışılıyor. İki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. İrade ve rıza. İrade anlamında elbette ki Fransız Devrimi de Bolşevik Devrimi de İran Devrimi de veya büyük devrimlerin hepsi de kaçınılmazdı ve mücbir sebepler tahtında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla devrim gerekli miydi değil miydi, beyhude bir tartışma. Şah'ın yanlışları olmasaydı ve yapısı anakronizm arz etmeseydi, muhtemelen devrilmezdi. Devrilmesi bir zorunluluk olmuştur. Lakin devrimin kitlelerle ve tarihle imtihanı da devrimden sonra başlamaktadır. Yani Şah'ın yanlışları kendi yanlışlarıdır. Devrimin doğruları değildir. Dolayısıyla devrimler, ilelebet devr-i sabıkların yanlışlarıyla yaşayamazlar yaşarlarsa kendileri de devr-i sabık olurlar. Tarihten ibret almayınca tarih oluruz. Dolayısıyla devrimler tarihine baktığımızda iki yaklaşım tarzı görüyoruz. Bir devrimi zorunlu hale getiren şartlar. İşte bu toplumsal yasaları tetikliyor ve neticesinde devrim oluyor. Devrimin iradi tarafı, teknik ve mekaniktir. Devrimin içeriği ve uygulamaları ve biçimi de rıza ve fikri boyutunu ortaya koyar. Bu açıdan İran devrimi, vakti geldiği için gerçekleşmiştir. Vaktini getiren de Şah'ın yanlışları ve mezalimidir. Lakin devrim meşruiyeti devr-i sabıkı yıkmaktan mütevellit değil, belki ortaya koydukları ve artılarıyla eşdeğerdir. Tabii bunu yaparken de meseleye uzun soluklu bakmak ve artıları eksileri iyi değerlendirmek gerekir. Elbette devrimler dünyayı cennete çeviremez. Lakin devrimlerin sürekliliği fıtratla uyumlu olmalarına bağlıdır. Bu uyum kalktığında 'küfür ile yaşanır ama zulümle yaşanmaz' sırrı tecelli eder.

Esasında devrimlerini ki yönü vardır. Bir tarafıyla mekanik ve tekniktir. İbni Haldun'un ifadesiyle sosyal yasalara ve kanunlara tabidir. Dolayısıyla vakti gelen fikir, en güçlü fikirdir denildiği gibi, vakti gelen devrim de gerçekleşir. Devrimler muhteşem kitle ve halk hareketleri olsa da karizma gibi nötr ve tarafsızdır. Onlara iyi ve kötü anlam ve kıymet yüklenmesi amelleri doğrultusundadır. Yani bir devrimi sadece devrim olduğundan ve doğurduğu kitle patlaması ve toplumsal hareketi açısından değil uygulamaları ve tatbikatı açıksından artı ve eksi anlamlar yüklenebilir. Bu itibarla, devrimlerin bir irade tarafı vardır bir de rıza tarafı vardır. İrade tarafı toplumsal gücünü temsil eder ve diğeri de rıza tarafıdır ideolojik yüzünü temsil eder.

Fransız Devrimi, Bolşevik Devrimi ve İran Devrimi toplumsal dinamiklerin harekete geçirdiği devrimlerdir. Sırası ve vakti geldiği için olmuştur. Aynen fiziki depremler gibidirler. Bugün üzerinden 200 yıl geçmesine rağmen Fransız Devrimi hala fikri yönleriyle ve meydana getirdiği devinim ile tartışılmaktadır. Elbette bu tartışma bizatihi vukuuyla olmayıp tesirleri ve muhtevası itibarıyladır. Şah rejimi de mezaliminin kurbanı olmuştur. Anakronik bir yapıda arz ettiği ve mezalime neden olduğu için devrilmiştir.

*

Devrim bir izdivacın ürünüydü. Bu izdivacın bir tarafında Ali Şeriati ve anlayışı vardı. Ali Şeriati modernizmi ve onun ötesinde solu temsil ediyordu. Fransız Devriminin mayalandığı topraklarda yaşamış ve sosyoloji tahsili yapmıştı. İzdivacın ikinci tarafında ise geleneksel dini kurumları temsil eden mollalar veya ulema bulunuyordu. Bunlar da geleneği temsil ediyorlardı. Lakin bu gelenek Ahbari gelenek olmayıp daha ziyade Mutezile'den rasyonalizm devşirmiş Usuli gelenekti. Lakin yine de işin bir tarafında Ahbarilik tesirleri vardı ve belki bu anlamda iki rakipten Nejad, Ahbari ve devrimin mistik yüzünü ve tarafını temsil ederken, Musevi de devrimin solunu ve Ali Şeraiti çizgisini temsil ediyordu. İşte bu Ali Şeriati'nin devrime hediye etmiş olduğu sol, zamanla 30 yıl içinde evrim geçirdi ve ıslahçı ve reformist bir karakter kazandı ve formata girdi. Diğeri de devrimin devlet haline gelmesi ve dinamizmini kaybederek statik hale bürünmesi ve sıradanlaşması gibi muhafazakarlaşmış ve Nejad'ın zaman zaman gösterdiği örneklerdeki gibi aklın ötesine geçmiştir. Muhafazakarlaştığı oranda da istibdada yönelmiştir.

Bediüzzaman gibi Ali Şeraiti de siyasi ve dini istibdattan bahseder ve zemmeder. Şeraiti, bu noktada istibdadın insanın kimyasını dumura uğrattığını ve bozduğunu ve insanı himarlaştırdığını söylemişti. Ali Şeraiti tek tipleştirme ve sürüleştirmeye karşı çıkmış ve bunu himarlaşma/merkepleşme olarak nitelendirmiştir.

Zamanla Suruş ve Agacari bu çizginin sonucu rejimle ve sistemle çatışır duruma düşmüştür. Ali Şeraiti istihmar/sıpalaştırma dediğine Agacari maymunlaştırma demiştir. Ali Şeraiti Firavun, Karun ve Bel'am üçgeninden bahsederken Abdulkerim Suruş Bel'amla birlikte din adına aldatmanın sembolü olarak onlara bir de Samiri'yi ilave etmiştir.

Ali Şeraiti, Şiilik adına Safevi Şiasından özgürleşmeyi savunur. Reddi mirasta bulunur. Devrim ise Safevi Şiasıyla kendi Şiiliği arasına bir set koyamamıştır. Ali Şeraiti Şia adına bir özgürleşme teolojisini ortaya koyar ve Safevilerle arasına kalın bir çizgi çizer. Oysaki devrim, ilk başlarda ondan yararlansa bile bilahare Ali Şeraiti arasında serinlik zuhur eder. Bu serinliğin nedeni Ali Şeriati'nin Şiiliği yeniden okuması ve yorumlamasıdır. Bu yorumlama da, yer yer tarihi ve müesses Şii anlayışıyla çelişmektedir.

Bu bağlamda, Ömer ve Teşeyyü kitabının yazarı Iraklı Şiilerden Hasan Alevi, İran devriminin Safevilerle arasına tam bir mesafe koyamadığını ve geçişli olduğunu ve dolayısıyla bu anlamda Ali Şeriati'nin uzağına düştüğünü söyler. En azından bu hususta, devrim, evrim çizgisinde iken Ali Şeriati'nin özgürlük teolojisi devrimci bir yaklaşım sergiler. Lübnan'lı Ahmet Zeyn, Sefir gazetesinde, İran uzmanı olan ve Şeraiti gibi Paris'te yaşayan Abdurrahman Bedevi'nin onunla ilgili bir tespitini aktarır. O da şudur: Ali Şeraiti devrimden sonra yaşasaydı onun için büyük bir trajedi olurdu. Bunun anlamı, rejim muhalifi haline gelirdi. Ali Şeraiti üzerinden rejimin kanatları bugün yol ayrımına gelmiştir.