Türü
Roman
Sayfa Sayısı
724
Baskı Tarihi
2004
Baskı Sayısı
1. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
İletişim
Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır. Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka,kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.

Başkalarına söyleyecek sözün olabilmesi için önce kendine söz geçirmelisin

Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden, biraz olsun çekidüzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıverelim mi? Kendini yönetmeyi beceremeyen kişileri, toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi? Yoksa, toplu eylemlerde kütlelerin başına bela olan zayıf kişilikleri önce sert ve sıkı bir sınavdan mı geçirmeli? Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Her şey için. Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı seziyorum. Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez. /../ Karşılıklı güven ve dayanışma ancak böyle bir sorunun varlığını duyduktan sonra sözkonusu olabilir. Fakat, bütün bu sorunlarını yalnız başına çözeceksin. Bunalımlarını, komplekslerini ve buhranlarını birlikte çalışacağın insanlara iletmeyeceksin. Kurulacak örgütü bir düşkünlerevine çevirmeye kimsenin hakkı yoktur. Birleşecek kişiler önce birleşecek güçte olmalıdırlar; önce bu duruma gelmelidirler. Onlar, yeni düzenler kurmak ve ilerlemek için birleşeceklerdir; körle kötürümün yoldaşlığı gibi bir iş için değil! Kendi sorunlarını çözemeyen bir kişinin, kusurlarının acısını başkalarına çektirmeye hakkı yoktur.

Sayfa Sayısı
190
Yazılış Tarihi
1930
ISBN
978-975-10-3118-1
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
İnkılap Kitabevi
Editörü
Aslıhan Karay Özdaş
Bence, Refik Halit’in affı kararı üzerinde bu içli yazılarının tesiri büyük olmuştur. Atatürk’ün bunları okuyup duygulandığını yakından biliyorum. Fakat, birkaç zamandır gönlünde beslemekte olduğu bu af arzusunun nihayet kanuni bir şekilde uygulanmasına yol açan yazı –buna bir eser de diyebiliriz- öyle sanıyorum ki, Refik Halit’in Deli adlı küçük bir komedya kitabıdır.Atatürk, hiçbirimizin görmediği bilmediği bu eserciği nereden bulmuştu ve ona kim göndermişti hatırlayamıyorum.

Edebiyatçının müthiş çilesi!

Bu komiserin tuhafıma giden bir işini öğrenmiştim: Çorum'da mektup sansörüydü, İstanbul'da, evime ve aileye yazdığım mektupları da sansörden geçiren oydu. Aylarca süren bu vazifesinin sonunda, giderken cebinden bir defter çıkardı: "Bakınız, dinleyiniz, beğenecek misiniz?" Yüreğim küt diye attı; ruhuma bir kasvettir çöktü. Edebiyat âleminde şöhret yapmamış edebiyat meraklılarıyla amatör muharrirlerin yazılarını dinlemek beni son nefesinde bir adamın vasiyetini dinlemek kadar sıkar, yeise düşürür. Fakat ne çare, gözlerimi açıp dudaklarımı yayarak yüzüme bir yapmacık alaka maskesi taktım; pek merak etmişim gibi de şöyle iskemlemde kurulu yay gibi, göğüs ileride, gerildim. İçimden ise bezgin, kof, tembel, dermansızdım. Yüreğimin ılık ılık, gıcıklana gıcıklana boşaldığını duyuyordum. Bilir, tanır gibi olduğum birtakım cümleler, birbirlerini tutmaz parçalar okuyordu. Doğrusu pek de yabana atılacak yazılar değil, amma ne baş var ne ayak... Neden sonra "A!" diye haykırdım: "Bunlar benim mektuplarımdan alınmış!" "Evet," diye cevap verdi. "Sansör iken beğendiğim yerleri defterime kaydederdim."

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
253
Baskı Tarihi
Eylül 2009
ISBN
978-975-253-978-2
Baskı Sayısı
3. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Timaş
Editörü
Emine Eroğlu
Modern(leşmiş) okur-yazarların katı reflekslerinin aksine Hilmi Yavuz, şiirsel-düşünsel serüveninin başından beri çokyönlü okumalarıyla, kendine özgü bir yol üzerinde yürüyerek, özellikle tasavvuf irfanından devşirdiği birikimi ve inşa ettiği duyarlılığı hem şiiri hem de düzyazıları açısından temel bir kaynak haline getirmiştir. İslam’ın Zihin Tarihi de şiirden felsefeye, tasavvuf irfanından siyasete geniş bir ilgi alanına ilişkin tecessüsünü dersleriyle, söyleşileriyle ve yazılı tanıklıklarıyla dile getiren Hilmi Yavuz’un İslam üzerine yazdığı makalelerden oluşuyor.

Ölçünün, İslam'ın kuralları olduğunu unutmamak gerekir.

Önce, bilineni tekrarlayayım: İslam ahlakı, Müslüman insana belirli bir yükümlülük getirmektedir; - iki yanlı bir yükümlülük! Müslüman insan Kur'an'da ve Sünnet'te 'iyi' (ma'ruf) olduğu belirtilen fiilleri yapmak, 'kötü' (münker) olduğu belirtilen fiillerden de kaçınmak zorundadır. Dolayısıyla, neyin 'iyi', neyin 'kötü' olduğunun tespiti, seküler bir tercihe ya da bireyin kararına bırakılmış değildir. Ölçünün, İslam'ın kuralları olduğunu unutmamak gerekir.

Türü
Roman
Sayfa Sayısı
701
Baskı Tarihi
2009
Yazılış Tarihi
1941
ISBN
978-975-10-3025-2
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
İnkılâp
1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid, 18.yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir. Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i hukuk da okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır.Kısa sürede üne kavuşmuş Fecri Ati edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Terakki hükümetince Anadolu ‘nun çeşitli illerinde 5 yıl sürgüne gönderilmiş, ancak 1.Dünya Savaşı’nın son yılı İstanbul’a dönebilmiştir.Dönüşünde Robert Kolej’de Öğretmenlik, Sabah Gazetesi başyazarlığı, ilk kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış Aydede mizah dergisini de çıkarmıştır. Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Haleb’e yerleşerek Vahdet Gazetesini çıkarmış, Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasında yazıları ve çalışmaları ile katkıları olmuştur. 1938’de yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetedeki günlük yazıları ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür. 18.7.1965 tarihinde İstanbul’da ölen yazar; tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış, Modern Türk Edebiyatı’nın temel taşlarından biri olmuştur. (Arka Kapak)

İnsanın hasedi çok defa hased ettiği kimselerin saadetinden daha uzun sürer.

İnsanın hasedi çok defa hased ettiği kimselerin saadetinden daha uzun sürer.

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
248
Baskı Tarihi
Temmuz 2009
Yazılış Tarihi
1990
ISBN
978-975-550-004-9
Baskı Sayısı
17. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Düşün Yayıncılık
İnsanlar "kuru et yiyen bir kadının oğlu" olan bir Peygamber yerine, elmas taçlı, sırma kaftanlı bir "Peygamber" tasavvur ediyorlardı. Yalnız tasavvur etmekle kalmıyorlar, ömrü boyunca bunlardan nefret eden ve uzak duran Nebi´den geriye kalan hatırayı bu tasavvura uygun aksesuarlarla süslüyorlardı. Yani insanlar "bir kul gibi yeyip bir kul gibi yaşayan" bir peygambere inanmak yerine, tasavvurlarında kayser ve kisra´ya benzettikleri bir peygambere inanmayı yeğliyorlardı. Özetle insanlar "bir kul gibi yaşamak"tan daha çok "kayser ve kisra gibi yaşamaya" taliptiler.

Bin küsur yıldan beri saltanatta âdetler değil âletler değişmiştir

Her ne kadar saltanatın başında bir kişi görünüyorsa da bu işin nimetinden istifade edenlerin sayısı yekûn tutuyordu. Tarih boyunca tüm saltanatların en ısrarlı destekçileri bu 'otlakçı takım' olmuştur. Hatta saltanatın başında bulunan fert bu işten vazgeçmek istese, iktidar olmanın nimetine üşüşen bu zümre vazgeçmeyecek, daha ısrar edilirse çok özel yöntemlerle ya değiştirilecek ya da ortadan kaldırılacaktır. Tabi bu son çaredir.Saltanatların bu temel özelliği, adı krallık, emirlik, sultanlık, halifelik olan eskilerde değişmediği gibi, adı cumhuriyet, sosyalist, demokratik olan çağdaş saltanatlarda da değişmiyordu. Bu sonuncular, iktidarlarının önüne hükümetleri kukla olarak dikiyorlar, halktan bir 'darbe' gelirse zararı kendileri değil o kukla (hükümet) görüyor, sonunda kukla koleksiyonu İçinden başka birilerini yine halkın kendisine seçtirerek halkın gözü boyanıyor, gönlü de alınıyordu. Eğer kukla (hükümet), halkın baskısıyla iktidarın 'yüksek çıkarlarına aykırı bir işe girişirse bu kez darbe arkadan geliyor, iktidar hükümeti deviriyordu. Yani, bin küsur yıldan beri saltanatta âdetler değil âletler değişmişti.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
287
Baskı Tarihi
2007
ISBN
978-975-470-599-7
Baskı Sayısı
14. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
İletişim
Editörü
Mahmut ali Meriç
Aydın mı dersiniz, entelektüel mi dersiniz? İki kavrama farklı anlamlar mı yüklersiniz? Aydınlardan/ entelektüellerden çok şeyler mi beklersiniz, hiçbir şey beklemez misiniz?.. Öyle ya da böyle, kültürle derinlemesine alışveriş kaygınız varsa, zaman eksenine düşünce mesaisi düşürebiliyorsanız, bu kavramlar üzerine kafa yorarsınız, bu sorulara cevap ararsınız, ufuk ararsınız. Cemil Meriç’in “hakikatte içi de, dışı da bir” mağarayı anlattığı kitap, Mağaradakiler, bir “geniş ufuk” kitabı.

Türk entelektüelinin işi yeni bir şey üretmeden tekrarlamaktır

Toker Dereli'nin Aydınlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel İlişkiler Sistemi (1975) adını taşıyan kitabı, İngilizce neşriyatı büyük bir titizlikle tarayan, oldukça ciddi bir araştırmadır. Yazar, Batının çeşitli entelektüel tariflerini uzun uzadıya anlatıp münakaşa ettikten sonra az gelişmiş ülkeler aydınını da içine alacak bir tarife varıyor: "Entelektüeller, somut olayların üstüne yükselebilip soyut kademede düşünebilen, toplumun temel yapısı, meseleleri ve değerleriyle meşgul olup başlıca sosyal, ekonomik ve politik gelişmeleri eleştirebilen, genellikle kabul edilmiş görüşleri, izah tarzlarını, varsayımları tahlil ve tenkit edebilme, bunlara birşeyler katabilme veya hiç olmazsa bu görüşleri, izah tarzlarını veya faraziyeleri yorumlayabilme gücüne sahip kimselerdir. Entelektüel sayılabilmek için formel bir öğrenim görmüş olmak şart değildir. Edebi üslup, mesleki sıfat ve roller, siyasi ya da idari sorumluluklar, entelektüel sıfatından ayrı tutulmalıdır." Sonra Dereli, aydınlarla ilgili bir tipoloji sunuyor: "Entelektüeller belirli bir sosyal sınıfa mensup değildirler, sosyal bir toplulukturlar." Dereli, entelektüelleri liberal ve radikal diye ikiye ayırıyor. Liberaller: Geniş düşünceli, tenkitçi, hürriyetçidirler .. Radikaller ise: umumiyetle sosyalist, komünist, anarşist gibi ihtilal taraftarı .. Biz, bu tasnifi pek tatminkar bulmuyoruz. Shills'in tasnifi, umumide kalmakla beraber. bizdeki entelektüelleri daha iyi sınıflandırıyor. Shills'e göre entelektüel faaliyet iki merhalede tecelli eder: 1- Mevcut bilgilerin fethi (tekrarlama), 2- Mevcut bilgilerin aşılması için yapılan çalışmalar (yaratma). Yani gelenek ve yaratıcılık. . . Osmanlı'da sınıf-ı ulema tekrarlayıcıdır. Kur'an'ın, hadislerin ve daha önceki imam veya müçtehitlerin tekrarlayıcısı. Tanzimattan sonraki aydınlar da tekrarlayıcıdır, Avrupalı yazarların tekrarlayıcısı.

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
220
Baskı Tarihi
1998
Yazılış Tarihi
1982
ISBN
975-437-042-7
Baskı Sayısı
7. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Hicret'in 15. asrına girdiğimiz şu yıllarda 'İslam bir inanç sistemi ve hayat nizamı olarak bütün dünyanın ilgisini çekmektedir. ''İslamın Bugünkü Meseleleri'' adıyla neşrettiğimiz eserde yazar, bu meseleyi sosyal ilimci gözüyle incelemişti. Bu kitapta ise, aynı metodla tasavvuf meselelerini ele almaktadır. Günümüzde tasavvuf Türk aydınının zihnini ne bakımlardan meşgul etmektedir? Çağımızın tarih, felsefe, sosyoloji-psikoloji bilgileri hesaba katıldığında, tasavvuf üzerinde nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Tasavvufi düşüncenin geleceği ne olabilir? Tasavvufun İslam'daki yeri nedir?

Bertrand Russell'a göre mistik felsefenin esasları

B. Russell, mistik felsefenin esaslarını şöyle sıralıyor: 1. Dolaylı (discursive, istidlâlî) bilgiye karşı sezgi. Yani ilmin tamamen duyu organlarının verilerine dayanan yavaş, hatalı "görüntü" incelemelerine karşı âni; nufüz edici, kendini kabul ettirici bir hikmet yolunun mevcudiyetine inanmak. Mistik sezgideki kesinlik ve ilham duygusu bu konulardaki muayyen inançlardan önce gelir; mistik önce sezgi kazanır, sonra bu sezgisi ile birtakım inançlara varır. 2. Sezgi veya anı kavrama yoluyla bilgi kazanılabileceğine olan inançla sıkı sıkıya bağlı olmak üzere, görünen dünyanın ötesinde ve ondan tamamen farklı bir realitenin mevcudiyetine inanmak. Bu gerçek dünya duyularımızın ince perdesiyle kapatılmıştır ki nazar sahibi bir zihin bu perdeyi kolayca aralayabilir. 3. Tezad ve tefrikayı reddedip birliğe inanmak. 4. Zamanın gerçekliğini inkar etmek. 5. Bütün kötülüklerin zahiri olduğuna, kötülüğün analitik yolla düşünen zihindeki tezad ve tefrikalardan doğan bir hayal olduğuna inanmak. Mistisizm mesela zulmün iyi olduğunu iddia etmez, sadece onun gerçekliğine inanmaz. Kötülük dediğimiz şeyler aşağı dünyaya, hayaller alemine aittir. İşte felsefede (Batı felsefesi) Eflatun'dan Hegel'e ve onun müridlerine kadar bütün mistik metafizikçilerin düşüncesine hakim olan fikirler bunlardır. Bunların bir kısmı İslam tasavvufu üzerinde etkili olmuş, bazılarının onunla hiçbir münasebeti olmamıştır. Konumuz ilerledikçe göreceğiz ki, yukarıda mistisizmin ana özellikleri diye belirtilen hususlar dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli zamanlarda gördüğümüz bütün mistik düşünce tiplerinde mevcuttur. İşte bu yüzdendir ki mistisizmi genel bir ad olarak alıyoruz ve tasavvufu bunun İslam dünyasında görülen örneği diye inceliyoruz. Mistisizm kelimesinin Batı dillerinden alınmış olması, bu düşüncenin veya hayatın onlara mahsus olduğu manasına gelmez. "

Sayfa Sayısı
352
Baskı Tarihi
1997
Yazılış Tarihi
1979
ISBN
975-437-065-6
Baskı Sayısı
8. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Türkiye’deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye’de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir. eri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir. İnsana ve insanın gerçek hayatına kurulan tuzağın romanlaşmasıdır bu kitap.

Aşk genç bir kız için tutmuş bedduadır!

Aşk genç bir kız için tutmuş bedduadır!

Türü
Araştırma
Sayfa Sayısı
220
Baskı Tarihi
1998
Yazılış Tarihi
1982
ISBN
975-437-042-7
Baskı Sayısı
7. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Ötüken
Hicret'in 15. asrına girdiğimiz şu yıllarda 'İslam bir inanç sistemi ve hayat nizamı olarak bütün dünyanın ilgisini çekmektedir. ''İslamın Bugünkü Meseleleri'' adıyla neşrettiğimiz eserde yazar, bu meseleyi sosyal ilimci gözüyle incelemişti. Bu kitapta ise, aynı metodla tasavvuf meselelerini ele almaktadır. Günümüzde tasavvuf Türk aydınının zihnini ne bakımlardan meşgul etmektedir? Çağımızın tarih, felsefe, sosyoloji-psikoloji bilgileri hesaba katıldığında, tasavvuf üzerinde nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Tasavvufi düşüncenin geleceği ne olabilir? Tasavvufun İslam'daki yeri nedir?

Felsefedeki mistisizm ile dini mistisizm arasındaki fark sistem ve sistemsizlik farkıdır

Gerçi felsefedeki mistisizm ile dini mistisizm birbirinin tıpatıp ayni şeyler değildir, fakat aralarındaki farkı bir sistem ve sistemsizlik farkı haline indirmek pekala mümkündür. Dinde mistisizmin işin başında da sonunda da akılla fazla alışverişi yoktur, yani aklı tatmin etmek onun davası değildir. Felsefede mistisizm "aklın kavrayamayacağı hakikatleri mistik sezgi ile bilmek" manasında onunla ayni iddiayı paylaşır, fakat felsefe bu iddia üzerine rasyonel bir sistem kurar. Mamafih dini manada mistisizm de önceleri sadece ferdi, şahsi bir derûni tecrübe kazanmaktan ibaret bir gaye taşırken sonraları bunu felsefi bir sistem haline getirmeye başlamıştır. Aslında bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu kabul etmeliyiz, zira insan kendi tecrübesine başkalarını ortak etmek, hatta bizzat kendini inandırmak durumunda kalınca onu aklı bir sistemin gerekleriyle teçhiz etmek zorundadır.

Türü
Deneme
Sayfa Sayısı
192
Baskı Tarihi
Ocak 2013
ISBN
978-605-08-0273-3
Baskı Sayısı
2. Baskı
Basım Yeri
İstanbul
Yayın Evi
Timaş
Editörü
Sakine Korkmaz

Benzeşim ilişkisi

Benzeşim ilişkisi, vücutla ilgili sözcüklerin doğaya uygulanması (nehrin ağzı, iki diş sarımsak vb.) ya da doğayla ilgili sözcüklerin insana uygulanması (pişkin adam, yırtık herif, vb.) gibi durumlarda kendini belli etmektedir. Kuşkusuz, vücutla ilgili kelimelerin uygulanması sadece doğayla da sınırlı kalmamaktadır. Carnoy'un 'antroposemi' adını verdiği bu tip eğretilemeler, mamul eşyada kendini göstermektedir: Fırının ağzı, geminin burnu gibi. Tüm bunların, yani Hayakawa'nın 'ölü eğretilemeler' adını verdiği bu tip eğretilemelerin, benzeşim ilişkisine göre yapılandırıldığı dönemlerden bugüne kaldığı rahatlıkla söylenebilir. Dünyanın benzeşim ilişkisine göre zihnen organize edildiğini, bugün sadece dilden yola çıkarak değil, ama gündelik yaşamın başka kesitlerinden de çıkarsayabiliriz. Bugün bizim 'folklor' saydığımız ve halkbilim bağlamında irdelediğimiz etnolojik verilerin tümünü, analoji ya da benzeşim ilişkisinden yola çıkarak çözümleyebiliriz. Halk dansları, halk hekimliği vb. gibi folklor dalları benzeşim ilişkisine göre temellenmiş yaban etkinliklerin günümüzdeki kalıntılarıdır.